Showing posts with label Essays. Show all posts
Showing posts with label Essays. Show all posts

Wednesday, 22 November 2006

Romanlardaki Kentler

Bahar Öcal
İst/2000

Yazarken, doğduğum ve/veya yaşadığım, hatta yalnızca geçerken uğradığım bir veya birkaç kenti öykülerimde, denemelerimde, makalelerimde, şiirlerimde, vb tekrar, hatta tekrar tekrar ürettiğimi farkediyorum. Tuhaf ve karşılıklı bir etki bu... Birbirinin etrafında sarmallanarak çoğalan ve dal budak salan bir karşılıklı etki; daha doğru bir anlatımla bir etkileşim... Zira, mesela entellektüeller gibi, mesela düşünürler gibi, mesela bilim insanları gibi, mesela gazeteciler, meslek sahipleri ya da politikacılar gibi ve mesela diğer sanatçılar gibi yazarları da kentler üretiyorlar. Kırlar değil... Yaban değil.... Vahşi doğa değil.... Yalnızca ve yalnızca kentler... Öte yandan insanlığın, sayesinde doğaya meydan okuduğu kentleri de, içgüdüleri, duyguları, yeterli-yetersiz bilgiler üstünde yapılandırdığı düşünceleri ile bütün bu farklı kavrayışların bir bireşimi olarak kendini açığa vuran sezgilerinden yararlanarak insanoğlunun nüvelendirdiği, belli bir nizam ve intizam içinde olmasa, olamasa dahi yapılandırdığı ve geliştirdiği çok açık... Kent, doğaya ve kadere meydan okuma potansiyeline sahip bir bilinci ve iradesi olan insan eliyle oluşturulmuş ve bilincini kullanarak yaşamaya eğilimli insanlar üreten bir yapı; böylesi bir artifakt...
Ne var ki insan bilinci henüz, değil kent ölçeğinde, daha küçük ölçekli ürünlerinde dahi kusursuz, hiç değilse kusursuza yakın sonuçlar elde edemiyor. Bunun belki de bir gerekçesi, bilinç denen oluşumun, kısa bir süre öncesine kadar inanıldığı gibi tek boyutlu ve tek katmanlı olmaması... Temelinde hem içgüdü hem duygu hem bilgi ve düşünce ve hem de sezgi var insan bilincinin... Eşsiz olan beyin yapısından kaynaklanan ve bu yüzden de yalnızca insan türüne özgü bir çeşitlemeyi barındıran farklı farklı kavrayışların birleşik bir yansıması bilinç...
Çok muhtemeldir ki, bir yazarın bir eserinde tekrar ürettiği bir kentin, kent görünürde aynı kent olsa bile bir başka yazarın bir eserinde tekrar ürettiği kentten bütün bütüne farklı olmasının bir gerekçesi de bu... Hatta aynı yazarın bir başka eserinde tekrar ürettiği kentten bile farklı olmasının... Bu farklılığın bir sakıncası var mı? Bence yok... Hatta tam tersine: Yazarlar bu farklılıkları oluşturamasaydılar eğer, yeni kitapların yazılmasına da gerek kalmayabilirdi, okunmasına da... Farklılıklar var ve çeşit çeşit yazılı eserin zeminini oluşturan bütün kentler, insanoğlunun ortak hafızasına, yalnızca içinde yaşayanların derinlemesine veya içinden gelip geçenlerin anlık izlenimleriyle değil, Sartre’ın ya da Vian’ın, Dickens’in ya da Murdoch’un, Auster’in ya da Janowitz’in, Tolstoy’un ya da Gorki’nin, Kawabata’nın ya da Mishima’nın, Eco’nun ya da Calvino’nun, Coelho’nun, vesaire tanımlarıyla da nakşoluyorlar. Buysa, bana sorulursa, yalnızca kentleri değil ve fakat insanlığın ortak hafızasını da zenginleştiriyor.
Bahar Öcal Düzgören

Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ında Karanlık Bir Boğaziçi Tasviri

“Çünkü hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. Yazı hariç. Yazı hariç. Evet tabii, tek teselli yazı hariç.”
Orhan Pamuk, Kara Kitap, Can Yay., 1990, İstanbul. 2. basım, s. 426.

Orhan Pamuk, “Çünkü bir başkasının belleğini ağır ağır edinmekten başka neydi ki okumak?” diye soruyor Kara Kitap’ın bir yerinde... Benim sorumsa şu: Yalnızca okunan mı değiştirir okuyanı; yoksa okuyanın da okuduğunu değiştirdiğini söylemek mümkün mü? Belki... Belki bu yüzdendir ki, hem bir okur hem de bir yazar olarak benim zihnim, Kara Kitap’taki İstanbul’u, kendileri olmayı becerememiş, ne var ki bunun için çırpınıp duran ve anlamı insan yüzlerinde, anlamı suretlerle, anlamı insan edimlerinde arayan, ararken değişen ve değiştiren ve bir yandan da bu değişimin izini süren insanların kendi zihinlerinde tekrar oluşturdukları ve gerek sözkonusu kişilerin kendilerini kendileri kılmaktaki aczleri gerekse kendi oluşumundaki zaaf sonucu tıpkı barındırdığı, konuk ettiği insanlar gibi ve en az onlar kadar kendisi olmayı becerememiş bir kent olarak algılıyor... Orhan Pamuk’un genç bir adamın (Galip), biri bir köşe yazarı (Celal) diğeri de eşi (Rüya) olan ve birdenbire ortadan kaybolmuş gibi görünen, ne ki kitabın içinde dahi varolup olmadıkları belirsiz amca çocuklarının, bir düzen içinde değil de tesadüfler peşinde sürüklenerek izini sürdüğü bir gerilim romanı kurgusuyla geliştirdiği Kara Kitap’ın en temel izleği, anlam, anlamın ardındaki anlam, gizli anlam; kendini edimler kadar veya edimlerden ziyade harflerde, tasvirlerde ve suretlerde aşikar eden veya etmeyen, esrarını koruyan anlam ile kuşkusuz, sahte anlam...
Kitabın ‘Esrarlı Resimler’ başlığını taşıyan 14. bölümünde, “Daha sonraki yıllarda, Cadillac’ı ile Boğaz’ın sularında kaybolarak iyice efsaneleşecek olan zamanın en ünlü Beyoğlu haydutu”nun, “1952 yılının başında,” “Beyoğlu’nda kerhaneler sokağından, İngiliz Konsolosluğu’na çıkan dar sokaklarından birinde” açılan batakhanesinin girişindeki geniş hole yaptırdığı İstanbul resimleri, Pamuk’un İstanbul izleğine ilişkin önemli bir ipucu niteliği taşıyor:

“... Batılı kübik ressamları taklit edip köylü kızlarımızı baklava şekline sokan akademili ressamlar yalnızca bankalardan sipariş kabul ettikleri için haydutumuzu geri çevirince, o da taşra konaklarının tavanlarını, yazlık sinemaların duvarlarını, panayırda yılan yutanların çadırlarını ve at arabalarıyla kamyonları şenlendiren ressamlara, tabelacılara, boyacılara haber salmıştı. Aylar sonra ortaya çıkan iki zenaatkarın ikisi de gerçek sanatçılar gibi, birbirlerinden daha iyi olduklarını iddia edince, haydutumuz bankalardan aldığı bir ilhamla ortaya yüklüce bir para koyarak iki iddiacı ressam arasında ‘En Güzel İstanbul Resim yarışması’nı açmış, sarayın girişindeki karşılıklı iki duvarı hırslı zenaatkarlara vermişti.
“Birbirlerini kuşkuyla karşılayan ressamlar, daha ilk günden duvarların arasına kalın bir perde gerdirmişlerdi. ... Yüzseksen gün sonra... Patron, çuval bezinden perdeyi çekince, konuklar bir duvarda ‘şahane’ bir İstanbul resmi, öteki duvarda o resmi, gümüş şamdanların ışığında olduğundan daha da parlak, daha da güzel, daha da çekici gösteren bir ayna gördüler.
“... Müşterilerin çoğu duvarlardaki inanılmaz görüntülerle öyle bir büyüleniyorlardu ki, her iki eserden de ayrı ayrı tatlar alarak, bu aldıkları tatların esrarını anlamak için duvarlar arasında aşağı yukarı gidip gelerek eserleri saatlerce seyrediyorlardı da.
“Ama farklar, anlamlar, şaşırtıcı değişiklikler yedi değil, sonsuzdu. Çünkü birinci duvardaki İstanbul resmi, her ne kadar teknik açıdan at arabası ya da panayır resimlerini hatırlatıyorsa da, ruh açısından gölgeli karanlık ve ürpertici gravürleri, konunun ele alınışı bakımından da zengin bir freski çağrıştırıyordu. Bu freskin üzerindeki iri bir kuş, aynada... Ağır ağır kanat çırpıyor; eski ahşap konakların boyasız cepheleri, aynada korkunç yüzlere dönüşüyor, bayram yerleri, atlıkarıncalar aynada kıpırdanıp renkleniyor, bütün o eski tramvaylar, at arabaları, minareler, köprüler, katiller, muhallebiliciler, parklar, kıyı kahveleri, şehir hatları vapurları, yazılar, sandıklar, bambaşka bir alemin işaretleri olup çıkıyorlardı.”

Eserini baştan sona ve tam da, polisiye romanların, “... Yazarın da katilin kim olduğunu bilmediği... Böylece nesneler ve kahramanlar, herşeyin farkında olan yazarın zoruyla ipuçları ve sahte ipuçları kisvesine bürünmeden, hiç olmazsa, polisiye yazarının hayallerini değil, hayatta oldukları şeyleri taklit...” ettikleri gibi yazılmasını isteyen Galip’in bakış açısıyla anlatan Orhan Pamuk’un, anlamlar ve sahte anlamlar arasında bir ileri bir geri mekik dokuyan anlatımı çerçevesinde Kara Kitap’taki İstanbul izleğininin peşinde dolaşmak kolay olmasa bile fevkalade zevkli oluyor... Bu anlatımın verdiği cesaretle ben de çark ediyor ve ‘Boğaz’ın Suları Çekildiği Zaman’ başlığını taşıyan 2. bölümde, yani kitabın hemen başlangıcında yer alan ve burada yer aldığı için kitabı satın almış olan hemen hemen herkes tarafından okunduğu anlaşılan ünlü tasvire dönüyorum... Celal’in, köşe yazısına hiç benzemeyen köşe yazılarından ilkine:

“Boğaz’ın suların çekilmekte olduğunu farkettiniz mi?...
“... Giderek artan bir hızla ilerlediği açıklanan bu gelişmenin yakın gelecekteki sonuçları... Besbelli, kısa bir zaman sonra, bir zamanlar ‘Boğaz’ dediğimiz o cennet yer, kara bir çamurla sıvalı kalyon leşlerinin, parlak dişlerini gösteren hayaletler gibi parladığı bir zifiri bataklığa dönüşecek. Sıcak bir yaz sonunda ise, bu bataklığın, küçük bir kasabayı sulayan alçakgönülle bir derenin tabanı gibi yer yer kuruyup çamurlaşacağını, hatta birlerce geniş borudan şelaleler gibi gürül gürül akan lağımların suladığı yamaçlarda otların ve papatyaların yeşereceğini tahmin etmek zor değil... Kız Kulesi’nin bir tepenin üstünde korkutucu gerçek bir kule gibi yükseleceği bu derin ve vahşi vadide yeni bir hayat başlayacak.
“Ellerinde ceza fişleri oradan oraya koşan belediye memurlarının bakışları arasında, eskiden Boğaziçi denen bu boşluğun çamurunda kurulmaya başlayacak yeni mahalleden sözediyorum: Gecekondulardan, salaş, bar, pavyon ve eğlence yerlerinden, atlı karıncalı lunaparklardan, kumarhanelerden, camilerden, derviş tekkeleri ve Marksist fraksiyon yuvalarında ve kapkapçı plastik atöyleleriyle naylon çorap imalathanelerinden... Bu kıyametimsi kargaşanın içinde Şirketi Hayriye’den kalma yan yatmış gemi leşleriyle gazoz kapağı ve deniz anası tarlaları görülecek. Suların bir anda çekildiği son günde karaya oturmuş Amerikan transatlantikleriyle yosunlu İon sütunları arasında açık ağızlarıyla tarih öncesinden kalma bilinmeyen tanrılara yalvaran Kelt ve Likyalı iskeletleri olacak. Midyeyle kaplı Bizans hazineleri, gümüş ve teneke çatal bıçaklar ve bin yıllık şarap fıçıları ve gazoz şişeleri ve sivri burunlu kadırga leşleri arasında yükselecek bu medeniyetin antik ocak ve lambalarını yakacak enerjiyi uskuru bir bataklığa saplanmış köhne bir Romen petrolü tankerinden alacağını da hayal edebiliyorum.”

Bu tasvirin içine Celal, daha önce sözünü ettiğim haydutun kara Cadillac’ını da yerleştiriyor:

“Kara Cadillac, bundan otuz yıl önce ben, acemi bir muhabirken serüvenlerini izlediğim ve patronu olduğu bir batakhanenin girişindeki iki İstanbul resmine hayran olduğum bir Beyoğlu haydutunun ... Caka arabasıydı. ... Akıntı burnundan Cadillac’ıyla birlikte Boğaz’ın karanlık sularına uçmuştu...
“Orada, eskiden ‘boğaz’ denen yeni vadinin derinliklerinde, içine yengeçlerin yuva yaptıkları yedi yüzyıllık ayakkabı ve çizme ketleri ve deve kemikleri ve bilinmeyen sevgiliye yazılmış aşk mektuplarıyla dolu şişelerin işaret ettiği çamurlu bir uçurumun aşağılarında eylmaslar, küpeler, gazoz kapakları ve altın bileziklerin parladığı sünger ve midye ormanlarıyma kaplı yamaçların geresinde bir yerde, çürümüş bir mavna leşinin içine alelacele kurulmuş erion laboratuarının ve kaçak susukçuların kestikleri beygir ve eşeklerin kova kova kanıyla suladıkları istiridye ve deniz minareli kumluğun az ötesinde olacak.”

O Beyoğlu haydutu ki, batakhanesinin girişine yaptırdığı iki İstanbul resminden birinde:

“Ressamın tatlı bir şakayla, kör bir dilencinin eline tutuşturduğu bir kara kitap, aynada iki ayrılmış, iki anlamlı, iki hikayeli bir kitaba dönüşüyor, birinci duvara dönüldüğünde kitabın baştan sona tek bir kitap olduğu, esrarının da içinde kaybolduğu...”

anlaşılıyor.
Fazla söze gerek var mı?..


Orhan Pamuk: 1952'de İstanbul'da doğdu ve Cevdet Bey ve Oğulları ve Kara Kitap adlı romanlarında anlattığına benzer bir ailede, Nişantaşı'nda büyüyüp yetişti. New York'ta geçirdiği üç yıl dışında hep İstanbul'da yaşadı. Liseyi Robert Koleji'nde bitirdi, İstanbul Teknik Üniversitesi'nde üç yıl mimarlık okudu, 1976'da İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü'nü bitirdi. 1974'den başlayarak düzenli bir şekilde yazı yazmayı kendine iş edindi. İlk romanı Cevdet Bey ve Oğulları 1979'da Milliyet Yayınları Roman Yarışması'nı kazandı. 1982'de yayımlanan bu kitap 1983 Orhan Kemal Roman Ödülü'nü de aldı. Aynı yıl ilk baskısı çıkan Sessiz Ev ile 1984 Madaralı Roman Ödülü'nü ve bu kitabın Fransızca'da çıkan çevirisiyle de 1991 Prix de la dêcouverte europêenne'i (Avrupa Keşif Ödülü) kazandı. 1985'de yayımlanan tarihi romanı Beyaz Kale Pamuk'un ününü yurt içinde ve yurt dışında genişletti. New York Times gazetesinin "Doğu'da bir yıldız yükseldi" sözleriyle karşıladığı bu kitap, belli başlı bütün Batı dillerine çevrildi. Türk edebiyatının üzerinde en fazla tartışılan ve en çok okunan romanlarından biri oldu. Ömer Kavur'un yönetmenliğini yaptığı Gizli Yüz filminin senaryosunu da Pamut 1992 yılında kitaplaştırdı. 1994'te yayımlanan ve esrarengiz bir kitaptan etkilenen üniversiteli gençleri hikaye ettiği Yeni Hayat adlı romanı Türk edebiyatının en çok okunan kitaplarından biri oldu. Romanları on dokuz dile çevrilen Orhan Pamuk'un kitapları Kore'den İspanya'ya, Norveç'ten İtalya'ya pek çok ülkede yayımlanmaya devam ediyor.

Hiç Kimse Yok Hor Görecek İnsanı, İnsanın İnsanı Hor Gördüğü Kadarn

Sultantepe Yazıları V

Bahar Öcal Düzgören
25.10.2000/İstanbul

Kısa bir süre önce taktırmış olduğum vişne çürüğü ile siyah, iki renkli, kabartmalı çelik kapıyı, şıngırtılı anahtarlarının ikisini de yuvalarında acemi acemi defalarca döndürerek açtığımda, 1999 yılının ilk günü sona ermemiş; saat gecenin 11’ini geçmemiş henüz. En yakındaki ışık düğmesine dokunduğum an ile evin içindeki muazzam darmadağınıklığın ya da daha doğru bir ifadeyle alt üst oluşun gerekçesini kavradığım an arasındaki süre, herhalde birkaç on saniye ile ifade edilebilecek kadar birşey: Bu eve hırsız girmiş!..
Hırsız!..
Sultantepe’de, galiba otuz küsur yıl önce, öylece, mimar kullanmayan bir taze müteahhit tarafından özensizce inşa edilmiş, çelimsiz, bakımsız, gösterişsiz bir apartmanın bahçe katındaki üç küçük daireden hem de ortada olanına, yılbaşının hemen ertesi günü ve gece yarısını henüz devirmemiş iken, yani insanlar henüz uyanık iken hırsız girer mi hiç?..
Giriyor...
Bir eve hırsız girdiği zaman da, pek çok kişi, doğal olarak, o evin sahibine üzüntülerini ifade ediyor. Ne var ki bu ifadelerin çoğunda, ya açıkça ya da zımnen “Ben demiştim!..” mealinde bir beyanat oluyor. İçinde iki örtük suçlama barındıran bir beyanat ki bu suçlamalardan biri özel olarak ev sahibini hedefleyip hırsız evine girebildiğine göre alması gereken önlemleri almamış olan bu kişinin aptallığına; diğeri de genel olarak insanlığı hedefleyip insanın temelde kötü olduğuna işaret ediyor...
Ev sahibinin, hani Nasreddin Hoca’ya “Hırsızın hiç mi suçu yok?” diye sordurtan aptallığı...
Çağımızda, besbelli ki bu aptallığın birinci göstergesi, yaşıtlarının görkemli apartman dairelerini bile terkederek yüksek duvarlarla çevrili, özel bekçili, yani aşırı güvenli ve en az birkaç yüz metrekarelik, Osmanlı konakları mukallidi, toplu amma ve lakin fevkalade lüks müstakil konutlara yerleştiği bir dönemde, Levent’i, Maçka’yı, Selamiçeşme’yi filan dahi arkada bırakıp Sultantepe’ye taşınması!.. İkinci göstergesi, bunu yaparken hiç değilse bir çatı katı edinmek yerine toprakla yakınlığa tav olup bahçe katını yeğlemesi!.. Üçüncü göstergesi, kırmızı damlı çatılar, erguvanlar, çamlar ve akasyalar üstünden boydan boya Boğaz manzarasını kesmemek için pencereleri olabildiğince genişletip, hatta evin ön yüzünü boydan boya pencere yapıp bu pencereleri bütün bütüne korumasız bırakması!.. Dördüncü göstergesi, Nasreddin Hoca’nın türbesine benzeyen bir apartman dairesinin sokak tarafında olan girişine kalkıp çelik kapı koyması!.. Vesaire...
Çelik kapılar, sıkı sıkıya kapalı pencere kanatları, pencerelerin önündeki kalın demirler, pancurlar, alarm sistemleri, bekçiler ya da moda deyişiyle özel güvenlik görevlileri, korumalar, köpekler... İnsanoğlu kendisini insandan, insanlıktan, kötülükten korumaya çalışıyor. İnsanoğlu kendisini kendi kendisinden korumaya çalışıyor. Ve insanoğlu bunu en çok, kendi kendisinin belki de en önemli ürünü; en şaşaalı, karmaşık, gizemli, hatta büyüleyici artifaktı olan kentlerde yapıyor. Belli mekanlarda, belli gerekçelerle yığınlaşarak oluşturduğu, içinde hep bireylerden ve gruplardan ibaret yığınlar halinde yaşadığı ve giderek daha da büyütüp geliştirdiği ve giderek daha da girift hale getirdiği ve giderek her birine kendine özgü bir kişilik de kazandırdığı, ama giderek neredeyse kendi kendisi ile birkaç kişiden başka kimseyi tanımaz hale geldiği ve içinde yaşamayı sürdürdüğü halde giderek yabancılaştığı ve çoğunlukla hiç istisnasız kıyasıya eleştirdiği kentlerde... Üstelik bunu yapmayanı da aptal addediyor.
Ne tuhaf!..
Gerçekten de kötülük mü insanoğlunun; hatta durumu daha da tuhaf kılacak biçimde her bir bireyin, kendisine özgü kürenin dışında kaldıklarına hükmettiği ‘ötekiler’in esas doğası?.. “Ben iyiyim!.. Benim yakınlarım, çocuklarım, dostlarım, ahbaplarım da iyidir!.. Ama, bunun dışındaki herkes kötü!..” Bu, mümkün mü?.. Her şahsın kendini içinde rahat hissettiği; inançlar, alışkanlıklar, doğum yeri, vesaire itibariyle kendi benzerlerinin bir kısmını kapsayan küçük küre dışında kalan herkesten kuşkulanılabilir mi? Ya da acaba o küreler de birer yanılsama mı? Yoksa, bütün küreler bir yana, genel olarak gerçekten ölümcül günahlara mı teşne insanoğlu? Şehvet, öfke, kıskançlık, tamahkarlık, tembellik, kibir, korkaklık ve belki bir de mesela, acımasızlık ile arsızlık mı yoğuruyor insanın hamurunu gerçekten? Özellikle de bugünkü insanın?.. Kent insanının?.. Kentlinin hamurunu?.. Bütün insanlık tarihi, saf olandan, arı olandan kirli olana, bozulmuş ve bozulmakta olana doğru bir sürüklenişten mi ibaret; doğanın içinde, yabanda yaşayan ilksel insanın el değmemiş saflığından kent insanının çürümeye dönmüş kirliliğine doğru bir sürüklenişten? Böyle böyle kendi sonuna, kendi çöküşüne, kendi felaketine mi koşuyor insanlık, kentlerde? Kendi kıyametini mi hazırlıyor, sınırları, herkesin kendi anlayışına göre ‘kurtarılmış’ olan semtlerde dolanan kendi bireysel kürelerinin içindeki kendi kendisine rağmen?
Günahlar...
Bir tek insana mı özgü bu günahlar?.. İnsanla birlikte mi çıkmışlar ortaya?.. Özellikle kent insanına?.. Doğanın geri kalanı ya da insanı doğadan dışlayan moda değişle ‘doğa’ tamamen saf mı? Tamamen günahsız mı?.. İnsandan önce hiç mi kirlenmemiş topraklar, hava, su?.. İnsandan önce hiç tükenmemiş mi doğal türler? İnsandan önce hiç mi değişmemiş dünya, güneş sistemi, Samanyolu galaksisi, evren?
Bir başka açıdan da bakmak mümkün meseleye:
İnsandan önce bunları; kirlenmeleri, türlerin yokoluşunu dert edinen; doğanın işleyişini, evrimi, evreni, evrenden ötesini merak eden çıkmış mı hiç? Çıkmış mı, bir yandan günahlarının listesini yapmaya sıvanan ve günahla sevap arasında dengede kalmak için paralanan, bir yandan da evrendeki düzeni ve düzensizlikleri; kozmosu ve kaosu hem de kendi canını acıta acıta anlamaya çalışan bir varlık ortaya insandan önce?
Bütün kirlenmelerin biricik sorumlusu addedilen günahkar kent insanından önce çıkmış mı böyle birileri ortaya?..
Hayır!.. Kim ne düşünüyor olursa olsun, ben, insanın safi günah olduğuna ve giderek çürüdüğüne ve kendisiyle birlikte dünyayı da felaketlerin eşiğine sürüklediğine inanmıyorum.
İstanbul dahil bütün kentlere eleştirel de yaklaşıyor olmama rağmen inanmıyorum. İnsanoğlunun mayasında, bütün insansı özelliklerin, günahtan sevaba ikili birer ucu bulunan çeşit çeşit yelpazeler oluşturmakta olduğunu varsaymama rağmen inanmıyorum. İnsanlığın, yürümekte olduğu yolun henüz başında olduğunu ve sözkonusu yürüyüşün, toplu halde ve artarda yapılabilecek vahim hatalar sonucu pekala bir felaketle de sona erebileceğini dikkate alıyor olduğum halde inanmıyorum. Maalesef evine hırsız giren aptal evsahiplerinden biri olmakla beraber, hiç mi hiç inanmıyorum!..
Hırsızla ilgili olarak basit bir hesap yapıyorum: Ben, bu evde yaklaşık 7 yıldan beri oturmaktayım. 7 yıl, yani yaklaşık 2 bin 5 yüz 55 gün ve gece... Bu kadar gün ve geceden yalnızca bir tanesinde bir hırsız girdi bu eve... İşte hepsi bu!.. Geri kalan 2 bin 5 yüz ellidört gün ve gece boyunca ben evimde, belki de o müstahkem evlerde kimsenin olmadığı kadar güvendeydim; rahat rahat yattım uyudum ve hala da öyle yapıyorum. Ev aynı ev, evsahibi aynı evsahibi ve hırsızlar da hakeza!.. Binlerce geceden yalnızca bir tek gece!.. Ve milyonlarca insan arasından hırsız olmayı göze alacak kadar yoldan çıkmış tek bir delikanlı!.. Oranlar böyle iken, benim kendi kendimi, kendi evimde hırsız korkusuyla demir parmaklıklar ardına hapsetmeme gerek var mı? Dahası bu kadar bir kötülük yeter mi kentlerde yozlaşmanın ağır bastığını iddia etmeye?.. Ya da bütün insanlığı, ruhunda kötülüğün ağır basmasıyla damgalamak mümkün mü bu oranlardan yola çıkarak?..
Hayır!.. Bence demir parmaklıklara gerek yok... Hayır!.. Bence bu ve benzeri olaylar, kentlerde yozlaşmanın ağır bastığını iddia etmeye de, kabullenmeye de yetmez. Ve bence, tarihinin başından bu yana kentlere koşan ve son yıllarda koşusunu daha da bir hızlandırmış görünen insanlığı kötülükle damgalamak da mümkün değil; en azından şimdilik.
Demir parmaklıkları araya sokmaksızın evimde oturup gündüz vızır vızır geçen gemilerle, boy boy, çeşit çeşit teknelerle; gece ise kent ışıklarıyla ya da havai fişeklerle şenlenen muhteşem Boğaz manzarasına bakarken şunu da düşünüyorum: Bizatihi insan gibi insanın düşüncesi ve dolayısıyla artifaktlar da, iyisiyle kötüsüyle sonuç olarak doğanın ürünleri sayılmazlar mı? Daha doğrudan bir anlatımla, eğer insan da arı gibi doğanın bir ürünüyse, insanın ürettiği de, tıpkı arının ürettiği gibi doğal sayılmaz mı? O halde arı, arının kovanı ve bal doğanın bizzat kendisi sayılırken, neden insan, özellikle de kent insanı, kent ve kentsel üretim, doğanın antiteziymiş gibi algılanıyor? Neden entelekt, kendisini vareden döl yatağına, kendisini doğuran anaya, yani kente böyle kolayca ihanet ediyor? Kent olmasaydı eğer, zaman içinde belli mekanlardaki o yığışma olmasaydı, entelekt varolabilir miydi?..
Belli mekanlar...
Hemen her kentin kurulduğu mekan, insanlık tarihinin bir dönemecini hikaye ediyor olmalı... Kahire, Kyoto, Sana, Delhi, Bangkok, Babil, Beijin, Şanghay, Atina, İstanbul, Roma, Tahran, Tiahuanaco, Mekke, Moskova, Paris, Londra, Lizbon, Buenos Aries, Brazil, Meksiko, New York, Şikago, San Francisco... Bir ucu binlerce, en azından yüzlerce yıllık karanlıklara, efsanelere gömülü bu hikayelerin hepsi hakkında fikir yürütmek bana hiç de kolay gelmiyor. Mesela Balıkesir’in, Susurluk tarafına değil de neden tam şimdi bulunduğu yere kurulmuş olduğunu bugüne kadar katiyen anlayabilmiş değilim. Mesela Siirt’in neden daha kuytu bir yere değil de öylece açıklığa kuruluvermiş olduğunu da tam manasıyla kavrayabilmiş değilim. Hatta İstanbul-Ankara yolunun üstünde yanyana dizilmiş, gelip geçen kamyonların patlak lastiklerini yamayan, göçmüş kaportalarını çekiçleyen ya da sönmüş farlarının sigortasını yerine oturtan yetenekli insanları barındıran birkaç barakadan ibaret bir yerleşimin, şu geçtiğimiz birkaç yıl içinde nasıl olup da Yeniçağa adını taşıyan bir kentsel oluşuma, bir küçümen kasabacığa dönüştüğünü bile kesin olarak kestirebiliyor değilim. Ama yolların yollara kavuştuğu noktalara hakim tepelere, gemiler için güvenilir sığınaklar oluşturan güvenli koylara, suyun bol olduğu haliç ağızlarına, ulaşımın kolay olduğu boğazlara, saldırıya çok açık bir ovanın ortasındaki ormanlık ve sulak tepenin eteklerine ve buna benzer yerlere kurulmuş kentler hakkında iyi-kötü birşeyler uydurabiliyorum. Şahsen, en çok, su kıyılarına kurulmuş kentleri tercih ediyorum. Doğrusu bu ya, en çok, su kıyılarına kurulmuş ve tepeleri sayesinde kendimi göğün mavisine de yakın hissedebildiğim kentlerde mutlu ve nispeten huzurlu oluyorum. En güzel öyküleri de bu kentler için döktürüyorum. Öte yandan öyle sanıyorum ki, sözkonusu kentlerin kurucuları açısından, bireysel bir mutluluk ve huzur ihtiyacı değil, özellikle de denizlerin, haliçlerin, boğazların ya da akarsuların elverişli kıyılarına toplu halde yerleşmenin ya da üçer-beşer gelip yığılmanın gerekçesi... Belli ki daha maddesel şeyler...
Çevrebilimciler, kentleri ve kentlileri bugünlerde en çok suyun ölümüne yol açmakla suçluyorlar ki işin aslına bakılırsa çevrebilimciler de kentlerde varlık buldukları için, bir anlamda onların da ifşa ettikleri suçun ortağı sayılmaları gerekiyor.
Suyun ölümü...
Taammüden cinayet mi?.. Zannetmiyorum. Madde üstünde yapılanan kentin, her tür maddenin belki de en değerlisi, canı olan suyu öldürmesi demek, kendi kendini öldürmesi demek değil mi?.. Cinayet görüntüsü altında intihar!.. Olamaz!.. Mantıklı değil!.. En azından taammüden olamaz!.. Anlaşılan o ki kent, istese de istemese de çok fazla su kullanıyor. Suyu alıyor, bina bina dağıtıyor, kirletiyor ve temiz olarak aldığı yere kirli olarak iade ediyor. Yani, yapısı, kurulduğu mekanın kurulduğu andaki doğasından farklı olan kentte, suyun kendini temizleme hızı, kentin ya da kentlinin suyu kirletme hızına yetişemiyor. Suç belli: hem mekanın yapısının, yani doğanın su kaynaklarını azaltacak, suyu eskisi gibi tekrar tekrar üretemeyecek biçimde değiştirilmesi ve hem de aşırı kullanma ile suyun, kendini temizleyemeyeceği bir hızla kirletilmesi!.. Suçlu da belli: Kent!.. Ama kentin, ortak olsalar dahi yalnızca suçu ifşa etmekle kalmayıp aynı zamanda soruna parlak çözümler bulmaları kuvvetle muhtemel çevrebilimcileri de üretmiş olduğu, çevrecilerin haydi haydi de, aynı çevrebilimcilerin dikkatli gözlerinden bile kaçıyor.
Bazen, insanoğlunun kusursuzluğa çok fazla arzulu olduğunu düşünüyorum. Bütün bilinçleriyle birden, çok da iyi tanımlayamadığı bir kusursuzluğu hedeflediğini ve hedeflediği ama tanımlayamadığı böyle bir kusursuzluğa, bir gelişme çevriminin bütün merhalelerini atlayarak çabucak ulaşmak istediğini... Ve bunu başaramadığını kavradığında dönüp kabahati kendi kendisinde aradığını ve kendi kendisini suçladığını düşünüyorum. Tek tek bireylerin, şahıs olarak kendi kendilerini bu suçlamanın dışında tutmayı başarabilseler bile, kendilerinin de ayrılmaz bir parçası oldukları insanlığı ve kentler başta insanın bütün artifaktlarını suçlamakta, horlamakta, küçümsemekte çok aceleci davrandıklarını...
Kusursuzluk...
Hangi insan için böyle bir iddiada bulunulabilir ya da hangi kent için?.. Dünyanın en güzel kadınının ya da en yakışıklı erkeğinin, dünya güneş etrafındaki turlarını öylece sürdürürken, göz açıp kapayana kadar bir acuze haline gelebildiği; dünyanın en zeki, en kavrayışlı, en cesur insanının, Samanyolu henüz kendi yolunda belirgin bir devinim yapmamışken, kendi adını dahi hatırlayamayan, yardım almaksızın kolunu kıpırdatamayan bir harabeye dönüşebildiği; dünyanın en yetenekli sanatçısının, evren henüz onun varlığının farkına bile varmamışken, gözünün görmez, sesinin çıkmaz, elinin tutmaz olabildiği bir ortamda tek tek hangi insan için kusursuzluk iddiasında bulunulabilir?
Ah elbette!.. İnsanlık gibi, gerek zaman ve gerekse mekan içinde tek tek insanlardan oluşan farklı farklı insan topluluklarının ortak artifaktı olan kentler de, insanlardan daha uzun ömürlü!.. Ama anlaşılan o ki, ne insanlığın tamamına oranla daha kısa olan kentlerin bugüne kadarki yaşamışlıkları ne de bizzat insanlığın yaşı dahi yeterli değil hedeflenen ama bütün boyutlarıyla tanımlanamayan o kusursuzluğa erişmek için...
Kusursuzluğu tanımlamak mümkün mü?..
Evrensel anlamda kusursuzluğun herhalde kendi kendini ifşa eden bir yapısı vardır ve birgün bu yapıyı kavramak da insan açısından mümkün hale gelebilir... Ancak bugünün insanı hala, idea düzeyinde kusursuzluğu tanımlamaya çalışırken, tamamen tersine bir çıkarsama yapmakla yetiniyor; yani, ancak kusurları saptayıp kusurluyu eleştirebiliyor. Dolayısıyla insan ideası düzeyindeki en gelişmiş kusursuzluk kavramı dahi, yalnızca eleştirilerin bir bütün olarak algılanmaya çalışılması suretiyle nesnelleştirilebiliyor.
Böyle baktığımda, insanın bugünkü idea düzeyindeki kusursuz kentini şöyle tasvir edebiliyorum: Geçmişinin yokeldilmesi sorun yarattığından belli bir andaki hali o andan itibaren olduğu gibi muhafaza edilecek. O anın hangi an olacağına kimin karar vereceği belirsiz... Herhalde buna karar verecek bir merci oluşturulacak!.. Soğurabileceğinden fazla insan sorun yaratttığından, nüfusu, yine belli bir andan itibaren sabit... Nüfusun sabit olabilmesi için nüfus kontrolu yapılacak ve kente girişler gibi çıkışlar da sıkı denetim altında olacak!.. Yani, bir denetim mekanizması olacak!.. Yayılması sorun yarattığından yüzölçümü sabit... Yüzölçümünün sabit tutabilmesi için ister bina olsun ister yol yeni inşaatlara izin verilmeyecek. Bir başka denetim mekanizması!.. Aşırı üretim sorun yarattığından üretim hacmi sabit... Dolayısıyla yeniliklere, yeni buluşlara kapalı olacak. Bu durumda bir de yeniliklerle ya da buluşlarla savaşma komitesi ve polisi gerekecek!.. Tüketim hacmi sabit... Dolayısıyla içinde bir de, kimin ne kadar tüketeceğine karar verecek ve bunu denetleyecek merci de barındıracak!.. Vesaire...
Bu, bir kent değil... Bu, olsa olsa bir açıkhava hapisanesi olarak tanımlanabilecek ve benim ıslah edilmiş ıssız adalarımdan bile ürkütücü bir mekan....
Ben, böyle bir kentte yaşayamayacağımdan adım gibi eminim. Yalnızca benim değil, kenti acımasızca eleştirenlerin, insanlığı hor görenlerin dahi böyle bir mekanı kent olarak adlandırmakta zorluk çekeceklerine, böyle bir mekanda acı çekeceklerine inanıyorum. Dahası, eleştirilerden yola çıkılarak vardığım bu sonucun, kusursuz kenti tanımlayamadığını da görüyorum.
İnsanoğlu bugüne kadar kusursuz hiçbir şey koyamadı mı ortaya? Koydu. Japonlar’ın No ve Kabuki adını verdikleri tiyatroları veya çay törenleri mesela... Ya da Shaekespeare’in oyunları, Beethoven’in senfonileri, Rembrandt’ın tabloları...Ya da İznik çinisi, Çin porseleni, Bohemya kristali... Hatta Hünkarbeğendi adını verdiğimiz yemek ile Ruslar’a özgü Tavuk Kievski ve Fransız mutfağına özgü ünlü Filet Mignon...
İznik çinisi...
Dünyanın en güzel çinileri olan İznik çinileri artık ölü...
Çiniciliğin en uç noktası olan İznik çinilerine kusur bulmak, bu çinilerin ötesine geçmek mümkün değil...
Yalnızca taklit edilebiliyorlar ve taklitler hiçbir zaman asıllar kadar başarılı olmuyor. İnsanoğlunun şu andaki yegane gayreti, taklitleri asıllar ölçüsünde başarılı hale getirmekten ibaret bu konuda. Birkaç kişi tarafından tekrar tekrar tekrar denemeler yapılıyor... Birkaç yüzyıl, pek pek birkaç bin yıl sonra muhtemelen bu tür denemeleri yapacak gönüllüler de kalmayacak ortada... Varolan ve çoğu korunma altına alınmış olan İznik çinileri birer birer tükeninceye kadar yaşayacaklar ama, sıkı sıkıya korundukları vitrinlerde, ancak tabutlarındaki ölüler ya da belki mumyalar kadar canlı olacaklar... Sonra yokolacaklar. Sonsuza kadar... Tıpkı diğer kusursuz artifaktlar gibi...
Kusursuzluğun kusuru da bu işte... Kusursuzluk, durağanlık ve mutlak son anlamına da geliyor.
Kişisel inancım, bir yanım diğer hemcinslerim gibi kaçınılmaz olarak durağan bir oluşumu arzuluyor olsa dahi doğanın değişken olduğu ve değişimin, zıt uçlar arasındaki oluşan gerilimlerin yarattığı çatışmalar sayesinde gerçekleştiği; dahası kendi değişim çevriminde ara vermeksizin yolalıp duran doğanın, gerek dünya yüzünde gerekse evrenin tamamında ne kadar çoğalmış ve kentlileşmiş olursa olsun herhangi bir türe kolay kolay papuç bırakmayacağı doğrultusunda... Ayrıca insanın kusursuzluğu arzuluyor olmasını ve kusurları saptayıp bu konuda fikirler üretmesini ve bu fikirlerin yarattığı gerilimlerle yeni aşamalara geçilmesini doğal bir oluşum saymakla birlikte, bunu yaparken, evrensel ve şimdiki haliyle düzenli doğal değişimin, bilinen deyimiyle evrimin yeryüzündeki son halkası olan insanoğlunu, yani kendi kendisini hor görmesinin de hem saçmalık hem de doğaya saygısızlık olduğunu düşünüyorum.
Hırsıza gelince...
Özel hayatımın dokunulmazlığına yaptığı saldırıdan ötürü onu affetmiş değilim. Ne var ki, onca riski göze alarak girdiği bu evde bulabildiği yalnızca binlerce kitap ve onun açısından hiçbir değeri olmayan bir takım ıvır-zıvır olduğu ve alıp götürdüğü birkaç parça eşya, benim açımdan çok değerli olduğu halde ona muhtemelen hiçbir kazanç sağlamamış olduğu için cezasını yeterince çekmiş olduğunu varsayıyorum. Kendimi ise, pencerelerime demir taktırmadığım için değil ve fakat genel eğilime uyup sokak tarafındaki girişe çelik kapı taktırtmış olduğum için fena halde eleştirmekle yetiniyorum. Bu gösterişsiz apartmanda herkesin gözüne batan bir çelik kapı yerine, pencerelerime, sonradan akıl ettiğim ve yaptırttığım gibi gösterişsiz birkaç sürgü taktırmış olsaydım eğer, hem hırsızı bir hırsızlık daha yapmaktan alıkoyabilir hem de kendimce değerli saydığım ve yerine koyamayacağım, anı değeri yüksek olan o güzelim ıvır-zıvırı gereğince ve yeterince muhafaza altına almış olurdum.

Darmadağınıklığın Özündeki İnsan

Bahar Öcal Düzgören
17.06.2000/İstanbul

Üstünde kimsenin yaşamadığı ve aslında hiç varolmamış irili ufaklı adalar, çocukluğumun gündüz düşlerinde, vazgeçilmez başrol unsurları arasındaydılar. Yaptığımın, daha çocukken bile ister istemez algılamış olduğum ve o zaman hiç bir türlü anlam veremediğim içsel yalnızlığımı, gözlerim açık kurduğum o tuhaf düşlerde, başımı alıp yüce okyanusların ortasındaki ıssız adalara kendi irademle kaçmak suretiyle; yani, kendi kendimi daha da, iyice, mutlak bir biçimde, inadına yalnızlaştırarak aşmaya çalışmak olduğunu, çok sonraları kavradım.

İşin ilginci o ki, kuşakların mirası bir kentlilik, büyük ihtimal daha çocukken bile bilincime işlemiş, hatta belki de kısmen bilincimi şekillendirmiş olduğundan mıdır nedir, Robinson Cruesoe ve benzeri kitapların, tarafımdan fazlasıyla erken okunmuş ve çok sevilmiş olmasına rağmen, çocukluk hülyalarımın adalarında yabanlığa tahammül edemezdim. Dolayısıyla bu konudaki bütün tasavvurlarım, herşeyden önce yabanın ıslah edilmesiyle, bir başka deyişle, varolmayan o adaların, tek kişi için bile olsa kentleştirilmesiyle başlardı. Bir düzen!.. Bir nizam!.. Bir intizam ve bir istikrar talebi ki, nasıl!.. Adanın yeri, başkaları tarafından, düşte dahi olsa asla ve kat’a bilinmeyecek ya; herşeyi de tek başıma kotarmacasına üstelik!.. Dağları devirmecesine, su arkları, yollar, elektrik döşemecesine; sonuç itibariyle, ulaşılması ben hariç herkes için olanaksız, fevkalade korunaklı ama fevkadalede modern bir tür kale oluşturmacasına!.. Doğrusu, bir çocuk için aşırı zor bir işti yapmaya çalıştığım... Nitekim sonuna erdirmiş olduğum tek bir tasavvur, gündüz gördüğüm o düşlerde, intizamı ve nizamı sağlamayı başarıp da sonra üstünde yaşamaya başlamış olduğum tek bir düş adası hatırlamıyorum... Hatırladığım, her defasında, o sayısız düşsel adaya yönelik bitmez tükenmez düşsel ehlileştirme çabalarımın herhangi bir noktasında, yorgunluktan olsa gerek, gerçekten uyuyakaldığım...

Şimdi düşünüyorum: Kendini yapayalnız hissettiği kentsel mekanlardan düş adalarına kaçmaya sıvanan bir çocuğun, bilincine işlemiş bir kentlilik yüzünden, o adalarda yerleşmezden evvel düşsel imar faaliyetlerine kalkışmasında bir çelişki, hatta derin bir tutarsızlık yok mu?.. Elbette var!.. Demek ki, büyüme çağlarında çoğu yaşıtlarına oranla fazlaca kent görmek zorunda kalmış olan çocuk zihnim, sadece yalnızlığına, kendi kendisini kendi iradesiyle yalnızlaştırma tercihiyle meydan okumakla kalmamış; bir de üstelik, bir nedenle, kent ile düzen kavramını da örtüştürmüş.

Kent ile nizam kavramı... Ya da belki kent ile nizam ve istikrar kavramı... Bazı çağdaş kentlerin, bu kavramlarla örtüşmek, bu kavramların canlı simgesi olmak bir yana, sanki tam tersi bir olguyu kanıtlarcasına darmadağınık durduğunu biliyorum. Hatta öyle zannediyorum ki ben bunu, çocukken dahi biliyordum. Zihnimin gizli bir köşesinde taşıyor olduğumu ancak bu yakınlarda farkettiğim; günün birinde; yani Türkiye hep söylendiği gibi saati gelip de çağdaş batı medeniyetleri düzeyine ulaşıverdiğinde, mesela İstanbul’daki sonu gelmez yıkım, inşaat, kaldırım döşeme, kaldırım sökme, caddeleri, sokakları kazma, kazılan yeri üstünkörü örtüp yeniden kazma, yer altından tünel açma, su üstünden köprü yapma, ormanlık arazinin içinden yol açma, gecekondulaşma, gecekondu yıkma gibisinden faaliyetlerin bir anda ve tamamen son bulacağına dair çocukluğumdan kalma inancın başka bir gerekçesi olabilir mi? Çocukluğumdan kalma inanç... Yıllarca içinde taşımış olduğum, ancak bu yakınlarda terkettiğim çocuksu inançlarımdan bir tanesi... 1960’lı yılların başındaki Tahran’ın, Viyana’nın, Münih’in, Bonn’un, Köln’ün, Zürih’in, Bern’in, Lozan’ın, Genevre’nin, Paris’in ve bunlara oranla daha önemsiz ama en az bunlar kadar muntazam ve istikrarlı görünen birkaç tane daha kentin içinden geçtikten sonra, bir çocuğun dahi, aynı dönemin İstanbul’unda, hatta Ankara’sında, Erzurumun’da, Bursa’sında vb bir nizam ile istikrar bulunduğunu varsayması mümkün değildi elbet... Şimdi bakıyorum da, bu kavrayışın ardında düz, hatta dümdüz bir mantık var gibi... Belki şöyle birşey: ‘Kent, düzenli bir yerdir. Halbuki, Türkiye’deki diğer kentler zaten değil ama, İstanbul dahi, Ankara dahi düzenli ve kararlı değil... Mamafih Türkiye geri kalmış bir ülke... O halde Türkiye geri kalmışlığını aştığında İstanbul da, Ankara da ve diğerleri de düzenli olacaklar!.. Nokta!..’ Gerçekten çocuksu ve gerçekten dümdüz bir mantık değil mi bu?

Kent, düzenli ve kararlı bir mekan mıdır?.. Nizam ile istikrarın, bilinmeyen bir ölçüde doğaya meydan okuma iradesiyle donanımlı olmakla birlikte, bu iradeyi kullanıp kullanmama yönünde, hemen her aşamada bir tercih şansı bulunan insanoğlu eliyle şahikasına çıkartıldığı yer midir kent?

“... İnsanlar, kentlerde ilk yaşamaya başladıklarında, kimse, kentin planlanması gerektiğini düşünmemiştir. Yalnızca, evlerini, dükkanlarını ve imalathanelerini, en uygun gördükleri yere kurmuşlardır ve kentler karman çorman büyümüşlerdir. Şunları söyleyen birileri, sonra sonra ortaya çıkmıştır: ‘Bu, iyi olmuyor!.. Kentlerimizin nasıl görünmesini istediğimiz üstüne hiç düşünmüyoruz. Yaşantılarımız, rastlantılar tarafından yönetiliyor! Kentlerimizi planlayacak; güzellik ve iyi yaşama ideallerimize uyum göstermesini sağlayacak birilerine ihtiyacımız var bizim.’ Kent planlamacıları işte böylece çıkmışlardır ortaya ve bunlar, öyle kent planlamacılarıdır ki, eski mahalleleri yerle bir etmişler ve yerine, çevresi yeşil çimenden kuşaklarla sarılı, düzenli, çok katlı apartmanlar dikmişlerdir. Yollar genişletilmiş ve düzlenmiş; alışveriş merkezleri geniş otopark alanlarının ortasına yerleştirilmiş ve imalathaneler, yaşama alanlarından itina ile yalıtılmıştır. Bunlar yapıldıktan sonradır ki kent planlamacıları, arkalarına yaslanıp insanlardan teşekkür beklemişlerdir. Halbuki insanlar, çok katlı apartman dairelerinde oturdukları yerden, on kat aşağıda, yeşil çimenlikte oynayan çocuklarına göz kulak olamadıklarından şikayet etmişlerdir. Köşe başındaki eski dükkanlarını özlediklerinden bahisle, bütün o yeşil çimenlik alanları ve otoparkları geçip alışveriş merkezlerine ulaşmak için çok uzun yollar yürümek zorunda kaldıklarından şikayet etmişlerdir. Artık herkesin işine arabayla gitmek zorunda olduğundan; dolayısıyla o yeni, geniş ve düz yollarda bile trafiğin tıkandığından şikayet etmişlerdir. En kötüsü de artık kimse yürümediğinden, sokakların ve o güzelim yeşil çimenliklerin, karanlık bastıktan sonra güvenlikten yoksun hale geldiğinden şikayet etmişlerdir. Böylece eski kuşak kent planlamacıları kovulmuş ve öncüllerinin hatalarından ders almış yeni bir kent planlamacıları kuşağı yetişmiştir. Yeni kent planlamacılarının ilk yaptığı iş ise, eski mahallelere yönelik tahribat faaliyetini durdurmak olmuştur. Yeniler, bunun yerine, o eski, o planlanmamış kentlerin olumlu özelliklerini saptamaya girişmişlerdir. Daracık, kıvrım kıvrım sokakların çeşitlenmeye imkan veren yayılışlarına hayran olmuşlar ve dükkanlarla evlerin ve hatta küçük imalathanelerin içiçe geçmesinin ne kadar uygun olduğunu farketmişlerdir. Bu sokakların, trafiği en aza indirdiğini, insanları yürümeye teşvik ettiğini ve kent merkezini hem canlı hem de güvenli kıldığını da farketmişlerdir. Ama bu, onların, planlanmamış kentlere ilişkin hayranlıklarının katıksız olduğu anlamına da gelmemektedir; nitekim onlar da, düzene sokulması gereken birkaç bir şey bulmuşlardır; özellikle rahatsız edici olan bir kısım sanayiler, insanların yaşadığı yerlerden uzaklaştırılmış ve eski binaların çoğu ya restore edilmiş ya da çevreyle uyumlu yenileriyle değiştirilmiştir. Bununla birlikte yeni kent planlamacıların keşfettiği bir şey vardır ki bu da, o eski kentlerin tıkır tıkır çalışır durumda bulunduklarıdır; ne tür bir hırdavatçılık çalışması gerektiriyor olurlarsa olsunlar!”

Yukardaki alıntı, Oxford Yayınevi’nin, genel editörü Keith Thomas, amacı felsefenin yaygınlaştırılması olan, yaklaşık yüzer sayfalık ‘Ancient Masters (Kadim Ustalar)’ dizisinden Hegel adlı kitabın yazarı Peter Singer’den*... Bir tezden ziyade bir gözlem niteliği taşıyor. Dolayısıyla da, kanımca, karşı tezlerle çürütülmesi değil ve fakat dikkatle irdelenmesi gerekiyor.
Yukardaki gözlemin bence en ilginç noktası, kendiliğinden gelişen ile, yani yaşamla, yani aslında yaban ile; tasarımın ya da planlamanın, yani esas itibariyle insan zihninde yaratılan nizam ile istikrarın yaşama dayatılması arasında durup da uzlaşır mı, uzlaşmaz mı hala belirsiz, ciddi bir çelişkiyi gözler önüne seriyor olması... Bunun bir uzantısı olarak da belki, bir çan eğrisinin iki zıt ucunu* oluşturuyor olmaları pek muhtemel, yaşayanlar ile tasarlayanlar arasındaki çelişkiyi...
Yaşam insana, yalnızca hazır bulduğunu, yani yaşanmakta olanı her açıdan eleştirip kınayarak, hatta daha da ileri gidip aşağılayarak karşı çıkmak ve yalnızca belli tasarımlara saplanıp kalarak o tasarımların önerebildikleri dışındaki herşeyi reddetmek yerine, hiç olmazsa bir gözlem çeşitliliğini algısına katabildiği, katmayı kabul ettiği takdirde, birçok başka şeyin yanısıra çelişkilere karşı durmamayı, çelişkileri kabullenmeyi, çelişkilerden zevk almaya çalışmayı ve ilerleme denen olgunun, esas itibariyle çelişkiler arasındaki gerilimin bir sonucu olduğunu da öğretebiliyor. Bu, kendisini kalabalıklar içinde yalnız hisseden küçük bir çocuğun, büyüme sürecini, kendisini kalabalıklar içinde yalnız hisseden bir insan olarak tamamlayıp yaşlanma sürecine girmesine engel olamasa dahi, hiç olmazsa o insanın, insanlık durumuna ilişkin saptamalarını yumuşatarak içsel bir barışın yolunu açtığı gibi, düşlerde imar edilen düşsel adalara kaçmaya çalışırken harcadığı zihinsel eforun yerine, daha verimli bir takım çalışmaları geçirme ya da eğrisiyle doğrusuyla yaşamın içinde kalma denemelerini sürdürme çabalarına ağırlık vermesini dahi sağlayabiliyor.

Peki, bunun sonucu ne?.. Bir sonucu, belki, hiç değilse kimileri için, yine yalnızlık!.. İnsanı, gruplaşmaların kolaycılığından iyice uzaklaştıran bir yalnızlık... İkinci bir sonucu da, tuhaf görünse de, tasarım yapma özgürlüğü... Ama kendini ve tasarımını fazlaca önemsemeden ya da ancak gerektiği kadar önemseyerek ve hiçbir tasarımı, hiçbir tasavvuru, hiçbir ideayı hiçbir şeyin önüne geçirmeden tasarım yapma, tasarımlar yapma, tasarlamaya devam etme özgürlüğü...

İnsanoğlunun, bir anlamda, kendisini fazlasıyla huzursuz eden bir beyin yapısı var... Elindekiyle yetinmesine olanak vermeyen bir beyin yapısı... Veri olanı, verili olanı aşmaya çalışmasını gerektiren, bunun için tasarımlar yapmasını zorunlu kılan bir beyin yapısı... Yabanı keşfetme, keşfettiği yabanı ehlileştirme, sonra yaptığı işten çok da memnun kalmayıp bunu, önce eleştirme sonra değiştirme ve tekrar tekrar değiştirme ihtiyacı duymasına yolaçan bir beyin yapısı... Kusursuzu arayan... Bu beyin yapısı yüzünden değil mi, mağaralarda yaşayan bir avuç ilkel insanla başlayan serüveninin, bugün sayıları çok azalmış olsa bile hala mağarada yaşayanlarla birlikte adeta tarih içinde insan topluluklarının evrim sürecini kanıtlayan bir yayılımı da içererek, bir taraftan da, kentlerde, kentlere özgü nizam ve istikrar ile kentlere özgü denetlenemezliğin karmaşasını birarada sergileyen görüngülerle ve olgularla devam ediyor olması?.. Ve insan, bir de üstelik, istese de istemese de bunun da nihai durumu olmadığını seze seze yaşamak zorunda değil mi bütün yaşadıklarını, yine kendine özgü bu ilginç beyin yapısı yüzünden?..

Ne var ki her insan bir değil... Herkes, hemen her türlü olasılığı içinde barındıyor olsa da, koşulları kadar tercihleri de farklı farklı olduğu için bir değil... Bir olmadığı için de, belki herkes bir anlamda benim kadar yalnız ama, herkes benim gibi düşünmüyor ya da yalnızlığıyla benim yaptıklarımı yaparak başa çıkmaya çalışmıyor örneğin... Düşünmesi, çalışması da gerekmiyor...

“... Kuzey Amerikalılar, Wordsworth ve Thoreau gibi evde oturarak düşüncelerin altından girip üstünden çıkmaya çalışmaktansa, zamanlarını, çevresel gizemi taramakla, memleketin içinde tur atmakla geçirirler. Kuzey Amerikalı, sinemaya ya da tiyatroya sevgilisiyle yalnız kalmak için giderken, Avrupalı, diğer izleyicilerle buluşmak için gider. Kuzey Amerikalı, reklamları sinemasından ya da tiyatrosundan uzak tutarken, Avrupalı, toplu eğlence yerlerinde reklamların özel hayatını ihlal ettiğini düşünmez. Öte yandan Avrupalılar da reklamları evlerindeki radyolardan ve televizyonlardan uzak tutarlar; ama Kuzey Amerika evlerinde özel hayat çok az olduğu ya da hiç olmadığı için, reklamlara tahammül edilebilir: Sırf biz özel hayatımızı, evin dışında herhangi bir yerde yaşadığımız için.

“... Eğer Kuzey Amerika nüfusu, burada yaşanan mekanlara ilişkin karakteristik tutumlar geliştirmemiş olsaydı, gerçekten çok garip olurdu. Vahşi doğada yapılan savaşla geçen bir yüzyıl, çatışma ve keşif için dışarı, vahşi doğaya gitmeyi; sosyalleşme ve güvenlik içinse içeriye dönmeyi alışkanlık haline getirdi. Dışarıya gitmek, yalıtılmışlığın ortasında inisiyatif kullanmaya gerekli kılan boş topraklar şartlarında enerji, çaba ve mücadele içeriyordu. Margaret Atwood, Survival (Hayatta Kalma) başlıklı eleştirel çalışmasında şöyle diyor:

Doğa’ya karşı savaş, daha işin başında Doğa’nın düşman olduğunu varsayıyordu; erkek savaşabilir ve yitirebilirdi ya da savaşabilir ve kazanabilirdi. Kazanırsa ödüllendirilecekti: Doğa’yı fethedecek ve köleleştirecekti ve pratik deyişiyle kaynaklarını sömürecekti.

“... Whitman’ın Song of the Broad-Axe (Geniş Yüzlü Balta) ve C.C.Moore’un Twas the Night Before Christmas (Noel’den Önceki Geceydi) ... Adlı eserlerinde, mekan konusunda, Kuzey Amerika’ya özgü özel duygunun iki ruhsal kutbu izah edilmiştir: Saldırgan dışadönüklük için dışsal uzam ve tehlikelerin orta yerindeki sıcak sosyallik ve güvenlik için içsel uzam...

“... Kanada ve Birleşik Devletler’de mekana ilişkin karşılıklı duygu, dünyanın herhangi bir başka bölgesindeki duygudan tamamen farklıdır. İngiltere’de, Fransa’da Hindistan’da insanlar sosyal olmak için dışarı çıkar, yalnız olabilmek için ya da gizlilik için içeriye girerler. Bununla çelişkili olarak Kuzey Amerikalılar, pikniğe, kamp yaptıkları tatillere ve ızgara partilerine bile, tıpkı sessiz kapalı alan özel efektleri için tasarlanmış, en aziz gizlilik formları olan otomobilleri gibi boş toprakları da kendileriyle birlikte götürürler. Bir Avrupalı’nın ‘kendisi için bir oda’ düşündüğü yerde Kuzey Amerikalı, çalışmak ve düşünmek için saklı bir mekan oluşturan otomobiline güvenir...”

Bu alıntı da, Marshall McLuhan* ile McLuhan’ın, bundan tam 5 yıl önce Yerküresel Köy adıyla çevirdiğim, bir tür ortak çalışma ürünü olan son çalışmasından (The Global Village, Marshall McLuhan & Bruce R. Powers, Oxford University Press, New York, 1986)...

Sonuç olarak söylemek istediğim şu: İnsanlar gibi kentler de ayrıntıda birbirlerine benzemiyorlar aslında... Hem benzemek istemiyorlar belki, hem de benzemeleri zaten gerekmiyor. Yine de genellemeler yapmak mümkün... Tıpkı, tek tek birbirlerine hiç mi hiç benzemeseler de ‘insanlık’ alt başlığı altında birçok benzerliğe sahip olan ve bu benzerlikleri ulaşım ve iletişim olanaklarının son yıllar içindeki akılalmaz gelişmesi sonucu artık daha kolay sergileyen ve daha kolay algılayan insanlar gibi kentler için de... Çünkü insanlar gibi, insan yapısı kentler açısından olası özgürlükler de ancak belli sınırlar içinde mevcut... Bu sınırlar zorlanabiliyor, sınırlar zaman içinde azar azar genişletilebiliyorlar belki, ama sonsuzluk ölçüsünde aşılamıyorlar.

Üstelik, bana kalırsa, kentin tek kriteri, tek ölçütü Avrupa kentleri değil... Avrupa kentlerinin temel harcında, Avrupa’nın kendine özgü tarihinin doğal bir sonucu olarak, ayrıntılardaki farklılıklardan ziyade geneldeki benzerlik ideası var... Dolayısıyla nizam ve istikrar düşüncesi, kentin bizzat kendisinden değil de, Avrupa kentleri ile dünyanın, Avrupa kentlerini tek ölçü olarak benimseyen tasarımcılarından kaynaklanıyor sanki...

Bu yaşa kadar, bütün kentlerini görebilmek herhalde mümkün olamazdı ama, bütün kıtalarını görmüş olmayı isterdim dünyanın. Ne yazık ki avareliklerim, yalnızca, Türkiye’nin cok büyük bir bölümü, Avrupa, Asya’nın çok küçük bir bölümü ve Amerika’nın kuzeyi ile sınırlı kaldı.
Şimdi, adının yarattığı çağrışımlara karşılık Boğaz’a ve Osmanlı’nın hemen hemen bütün saraylarına hakim bakış açısı ve yeşilliği dışında hala en mütevazı, en sade, en insancıl semtlerden biri olan Sultantepe’de oturup karşımdaki çok merkezli, bir başka deyişle darmadağınık kente baktığımda, İstanbul’un, en azından bu özellik çerçevesinde Avrupa kentleriyle değil ve fakat ancak Kuzey Amerika kentleriyle karşılaştırılabileceğini düşünmekten kendimi alamıyorum. Ne ki Kuzey Amerika kentlerindeki dağınıklığın dahi fazla şablonsu olduğunu; bir kent ölçeğinden daha küçük, mahalle boyutunda, semt boyutunda olmakla birlikte hep aynı şablonun tekrarlandığı, fazla muntazam bir dağınıklık olduğunu düşünerek İstanbul’un yine de essiz olduğunu düşünmekten de alamıyorum kendimi. Ve bir yanım bu aşırı dağınıklık dolayısıyla acı çekerken, diğer bir yanım da, bunun fazlasıyla insansı olduğunu fısıldıyor bana...
Tek merkezliliğin ve şablonların temel harcında benzerlikler var ise, çok merkezliliğin ve dağınıklığın temel harcında da benzemezlikler vardır herhalde...

Tek merkezliliğin nihai amacı nizam ve istikrar ise, dağınıklığın nihai sonucu insanın, elindekiyle, kendisi için tasarlanmış olanla yetinmeyip yola devam etme arzusunun doyurulması olabilir mi?..

Bazen kendi kendime soruyorum: Dünyanın her yanında nizamın ve istikrarın kavi olması için en çok uğraşılan yerler, hapishaneler değil mi?.. Ve insanoğlunun en mutsuz olduğu yerler de, keza, hapishaneler değil mi?..

Nizamın ve istikrarın egemen olduğu mekanları bu yüzden mi sevmez oldum ben acaba? Bu yüzden mi vazgeçtim imar edilmiş ıssız ada hülyalarından çocukluğumun?..


OLMAZSA OLMAZ GİBİ GÖRÜNEN BİRKAÇ NOT:

*Peter Singer, Felsefe Profesörü ve Melburn’daki Monaş Üniversitesi, İnsan Biyoetiği Merkezi’nin başkan yardımcısıdır. Uluslararası Biyoetik Derneği’nin kurucu üyelerindendir.
Peter Singer’in en tanınmış eseri, Animal Liberation (Hayvan Özgürlüğü) adını taşımaktadır. Diğer kitapları arasında, Democracy, Disobedience, Practical Ethics (Demokrasi, İtaatsizlik, Uygulamasal Etik) ve Kadim Ustalar dizisinden Marx da vardır. Ayrıca, Rethinking Life and Death (Yaşamı ve Ölümü Yeniden Düşünme) da, 1994’ün en iyi kurgudışı kitabı olarak Avusturalya Ulusal Kitap Konseyi’nin Banjo ödülünü almıştır. Kendisi, Britanika Ansiklopedisi’nin son baskısındaki geniş etik maddesinin yazarı ve Bioethics (Biyoetik) adlı gazetenin, Helga Kuhse’yle birlikte ortak editörüdür. Bob Bravn ile birlikte kaleme aldığı son kitabı The Greens (Yeşiller), 1996 yılında basılmıştır.

* İnsanın ve insan toplulukları ile toplumların ve genel olarak insanlığın özelliklerine ilişkin bir model olarak iki zıt uçlu çan eğrileri konusunda daha ayrıntılı açıklamalar için bkz. “Evrende Geleceğe İlişkin Belirsizliğin İnsanoğlu İçin Yarattığı Olasılıklar ya da Kader ile Kadere Karşı Çıkan İrade,” Yaz. Bahar Öcal Düzgören, Cogito, 11.sayı ile “Oblomov-Ştoltz Aralığı’nda Oynanan Oyun,” Yaz. Bahar Öcal Düzgören, Cogito, 12.sayı.

*1911-1980 yılları arasında yaşamış olan Herbert Marshall McLuhan, yüzyılımızın en çok tartışılan ve en çok eleştirilen düşünürlerinden biri... Ne var ki bu eleştirilerin hiçbiri, McLuhan’ın, daha 1967 yılında, yani daha henüz İnternet’in öncüsü olan ARPANET bile ortada yokken; daha henüz bilgisayarlar dev boyutlarda iken ve PC’ler ve dizüstü bilgisayarları gibi cep telefonları, hele hele uydu telefonları da hayal dahi edilemezken; daha henüz uydular, kablolu yayınlar bütün dünyayı, bütün dünyadaki ev içlerine taşımamışken, yerküresel bir köyü hayal edebilmiş olduğunu gerçeğini de asla değiştirmiyor. Ülkemizde genellikle yalnızca ‘mesaj medyumdur/ortamdır’ sloganıyla yüzeysel olarak tanınan ve hemen hemen hiç tartışılmamış olan McLuhan’ın yerküresel köy kavramını, özetleyerek aktarmak olanaksız... Sözkonusu kavramın temelini, sarmallar yaparak gelişen kendine özgü sağ yarıküresel üslubuyla anlattığı, insan beyninin en insan yanı olan korteksin sol ve sağ yarımküresi arasındaki ilişki ile başlayıp da teknoloji ürünü olan bütün araçların gerçekte insan bedeninin uzantıları olduğu ve bu araçlar da dahil olmak üzere insan eliyle yaratılmış bütün yapıların yani artifaktların hep aynı süreçlerden geçerek bir anlamda bir evrim sürecinden geçtiği ya da uydu, televizyon, telefon, bilgisayar gibisinden elektronik buluşların, alfabenin benimsenmesiyle geride kalan kabile düzeninin bir benzeri olmakla birlikte yine de farklı yeni bir kabile düzenine yolaçmakta olduğu gibi bir fikir oluşturmakta...